Kayıt

Frankenstein

Guillermo del Toro’nun
Mary Shelley’nin ölümsüz eseri, sinema tarihinde 400’den fazla kez uyarlanmış olabilir; ancak Guillermo del Toro’nun 2025 yapımı Frankenstein’ı, alelade bir yeniden çevrim değil. Bu film, usta yönetmenin tüm kariyeri boyunca peşinden koştuğu, “henüz hazır değilim” diyerek yıllarca ertelediği o meşhur “beyaz balinası”. Del Toro’nun gotik romantizme ve canavarlara olan ömürlük saplantısı, bu yapımda adeta bir magnum opus formuna bürünüyor. Yönetmen, filmin mükemmel bir hayal olarak kalmasındansa, “dağınık ve kusurlu” da olsa ete kemiğe bürünmesini tercih ederek kariyerinin en kişisel ve olgun işine imza atıyor. Bu, sadece bir canavar hikayesi değil, bir auteur’ün kendi yaratılış mitini tamamlama çabası.

Jacob Elordi ve Wolverine Etkisi

Geleneksel Frankenstein tasvirlerinin aksine, Jacob Elordi’nin hayat verdiği yaratık şaşırtıcı bir estetikle karşımıza çıkıyor. Elordi, gerçek hayattaki 1.95’lik boyuna rağmen kamera hileleriyle 2 metrenin çok üzerinde, devasa bir kütle olarak sunuluyor. Ancak asıl şaşırtıcı olan, yaratığın “çirkin” olmaması. Del Toro, onu porselen veya mermerden yapılmış bir heykeli andıran, “temiz” dikiş izlerine sahip bir “erkek model” estetiğiyle sunuyor. Bu tercihin ardında yatan asıl çarpıcı detay ise yaratığın kazandığı yeni yetenekler:
“Yamalı deri parçaları etkileyici bir del Toro dokunuşu; çirkin görünmüyor, aksine çok temiz. Renk paleti ve estetiği bana Slaanesh’in hedonistlerini anımsattı. O, korkunç görünmek yerine, dikişleri olan bir model gibi. Ama asıl sarsıcı olan, yaralarını ‘Wolverine’ tarzında hızla iyileştirebilmesi ve saçlarındaki o beyaz tutam.”
Bu fiziksel kusursuzluk ve “süper kahramanvari” iyileşme gücü, canavarın dehşetini azaltmak yerine, onun trajik yalnızlığını ve “mükemmel insan” olma iddiasındaki yapaylığı vurguluyor.

Oscar Isaac’in Nefret Edilesi Victor’ı

Filmde asıl canavar, dikiş izleri taşıyan yaratık değil; bizzat yaratıcısı. Oscar Isaac, Victor Frankenstein’ı Peter Cushing’in ikonik Baron’uyla yarışacak kadar nefret edilesi bir tonda canlandırıyor. Isaac’in Victor’ı, kibriyle kör olmuş, narsist bir figür. Del Toro’nun karakter tasvirindeki en zekice dokunuş ise The Rocky Horror Picture Show esintileri taşıyan kostüm tercihi: Victor’un giydiği o dar, kırmızı deri eldivenler, onun bilimsel dehasından ziyade egosunu ve operatik kibrini temsil ediyor. Oscar Isaac (1.75) ve Jacob Elordi (1.95) arasındaki fiziksel boy farkı, Victor’un entelektüel üstünlük taslama çabasıyla trajik bir tezat oluşturuyor.
Del Toro, animatroniklerin ve protezlerin ruhuna inanan bir “True Believer”. Film, elle tutulur setleri ve canlandırılmaya çalışılan kadavraların o tekinsiz dokusuyla tam bir görsel şölen sunuyor. Ancak bu noktada bir “kamçı etkisi” yaşanıyor; zira yönetmen, muazzam pratik efektlerin üzerine bazen sırıtan dijital bir cila eklemekten geri durmuyor. Özellikle kabus sahnelerindeki o “melek heykeli” tasviri, mükemmel bir protez işçiliğinin dijital müdahalelerle nasıl flulaştığına dair net bir örnek. Hikaye anlatımı da benzer bir yapıya sahip. İlk yarı Victor’un hikayesine odaklanırken, ikinci yarı canavarın perspektifine geçiyor. Bu yapı, izleyiciye bir Lego gibi, parçaları sonradan zihninde birleştirme sorumluluğu yüklüyor.

Mary Shelley’nin Hayaleti

Film, Mary Shelley’nin romanından dramatik ve cesurca sapıyor. Elizabeth karakteri (Mia Goth), artık Victor’un evlatlık kardeşi değil; kardeşi William’ın nişanlısı. Daha da önemlisi, Mia Goth’un saç tasarımı ve duruşu, bizzat yazar Mary Shelley’nin tarihsel portrelerini andıracak şekilde tasarlanmış. Elizabeth, romandaki pasif kurban rolünden sıyrılarak hikayeye irade katan, canavarla neredeyse anaç bir bağ kuran güçlü bir figüre dönüşüyor. Film, asıl meselesini babalar ve oğullar arasındaki o bitmek bilmeyen istismar döngüsüne indiriyor. Charles Dance’in canlandırdığı toksik baba figürü, Victor’un canavarını bodrumda zincirlemesinin ve ona bir “deney” gibi davranmasının kökenini açıklıyor.
Frankenstein, Del Toro’nun beceri, bağlılık ve sanatsal yeteneğiyle ele aldığı, kanıtlanmış bir yolu izlemesine rağmen kendini haklı çıkaran bir film. En iyi ihtimalle, bu ikonik Gotik hikayenin şimdiye kadarki en iyi uyarlaması olarak kabul edilebilirAncak, filmin başlarında karşılaşılan senaryo eksiklikleri ve tematik derinlik yoksunluğu (özellikle ilk yarıda) göz ardı edilemez. Yine de, Jacob Elordi’nin performansı ve filmin sonu olağanüstü dokunaklı ve anlamlı olduğu için, izleyicilerin yolculuklarının karşılığını aldığı belirtiliyor.
Del Toro’nun Frankenstein‘ı, bir mimarın yüzyıllık, ihtişamlı bir Gotik şatoyu restore etmesine benziyor. Dış cephe ve iç detaylar (prodüksiyon, kostüm, sinematografi) mutlak bir sanat eseri, kusursuz ve nefes kesici. Ancak mimar (Del Toro) senaryo planlarını (filmin ilk yarısı) tek başına yazmaya kalktığı için, şatonun giriş holü biraz dağınık ve aceleye gelmiş hissi veriyor; ama şatonun en yüksek kulesine ulaştığınızda (final), manzara (duygusal derinlik) muhteşemliğiyle tüm kusurları unutturuyor.
Netflix’in bu çapta bir başyapıtı sinemalarda kısıtlı gösterip, Cadılar Bayramı yerine yıl sonuna doğru (adeta bir Nosferatu stratejisiyle) yayınlaması sinema adına bir kayıp olsa da, film türün zirvesine yerleşiyor. Finalin alışılagelmişin dışındaki o “duygusal ve umut dolu” (sappy) tonu, del Toro’nun canavarlara duyduğu o sarsılmaz şefkatin bir kanıtı. 2 saat 29 dakikalık bu devasa anlatı, sonunda bizi en kadim soruyla baş başa bırakıyor:
Gerçek canavar, mucizevi bir şekildel konuşabilen o yamalı ruh mu; yoksa canavarının “Konuşmam değil, senin beni dinlemen bir mucize Victor” deyişindeki o derin yalnızlığı görmezden gelen yaratıcısı mı?
belki lazım olur
Yeni bir şey yazarsam haberin olsun.

Hata: İletişim formu bulunamadı.